Yayınlanma: Temmuz 30, 2008
Aklımdakiler
Yazdır
Email
O benim karşımda; dünyada görebileceğim en güzel el olan minik elleriyle kimseyi umursamadan oyuncağıyla oynuyor.
Kafamı yeniden sola ve biraz yukarıya kaldırıyorum. Yaklaşık on metre ötemde olan binanın ikinci katının duvarında asılı olan plazma televizyondaki alt yazıları okumaya çalışıyorum. Akp'nin kapatılma davasıyla ilgili sonuç açıklanıyor. Alt yazıyı okuyorum. Yenisi gelene kadar kafamı yeniden ona çeviriyorum. O hala yeni aldığımız oyuncağıyla oynuyor...
"Daha kaç yaşına kadar oyuncaklarınla oynamayı düşünüyorsun?" diye soruyorum laf sokmaktan ve eğitim vermekten uzak bir şekilde sadece sevgimle...
"Bilmiyorum, düşünmedim." diyor...
"Nasıl yani?" diyorum.
"Akışına bırakıyorum sadece." diye cevaplıyor saçma sorumu gayet mantıklı bir şekilde.
Taksim alabildiğine cıvıl cıvıl yine. Karşı masada taşları dizilmiş fakat oynanmayan tavla giriyor kadraja. Tavlanın başındaki de... O da gülümsüyor. O da belki bir anlığına "akışına bırakmış" işte...
Ben on metre ötemdeki binanın ikinci katındaki televizyon ekranına çeviriyorum yine kafamı. Yazıyı sesli okuyup Murat'a dönüyorum "babamı aramalıyım..."
Babamı arıyorum sonra... Sonuçla ilgili konuşuyoruz biraz. Egemen kendi aklı yattığınca dava ile ilgili yorumlar yapıyor. Murat yanımda bir kanun maddesi üzerine konuşuyor. Sadece durup " yarın blogları okumak istiyorum." diyorum... Çünkü biliyorum, hep bildim, bileceğim; hep söyledim ve söylemekten asla bıkmayacağım "bu ülkedeki her kırathane masasının her sandalyesinden bin kere vatan kurtalıyor, bin kere maç taktikleri konuşuluyor..." Ben konuşmuyorum. Susuyorum. İlgilendirmiyor mu? Sonuna kadar ilgilendiriyor. Karşımda oyuncağıyla oynayan çocuğun geleceği, nasıl bir ülkede yaşayacağı, yarın öbür gün neler olacağı beni en dibine kadar ilgilendiriyor. Fakat susuyorum. Susmayı seviyorum. Küsmek mi? Hayır değil... İki üç kişiyle konuşmayı seviyorum sadece. İki üç bile fazla... Ben, kendim, bizzat, şahsen. Kaç kişi oldu? Dört...
Hesabı isteyip kalkıyoruz. Elini tutamıyorum. Çünkü o artık çocuk değil, fakat taşıdığı torbanın içinde oyuncakları var. Her duraksamamızda elini torbasına sokup bir kere daha dokunduğu...
Dolmuşların olduğu sokağa giriyoruz. Murat'a "Beni bırak, onu tut" diyorum. "Ben kendime dikkat ederim." Onu tut. Sadece onu... Arkadan hızlı bir dolmuş gelmesin. Gelirse kenara çek onu. Koru. Ben daha beş saat önce dikkatsizliğim sonucu hareket etmek üzere olan tramvay yoluna adımımı atmış olabilirim. Sen bir kaç saniye farkla beni tutmuş olabilirsin. Bir kere daha bir tramvaydan hayatımı kurtarmış olabilirsin fakat onu tut işte sen.
Sonra dolmuşa biniyoruz. Arka koltuğa geçiyoruz iki bayan arasına. O an biliyorum o da benimle aynı sıkıntıyı yaşıyor. İkimizde hacimce genişiz, rahat oturamıyoruz; hanımefendiler yayılmış. Kıpırdamaya korkuyoruz akıllarından bizim ebatlarımızla ilgili şeyler geçer diye. İkimizde utanıyoruz, kendimizle inanılmaz derecede barışık olduğumuz halde. Sanki kollarımız sorun çıkartacakmış gibi, sanki biraz daha az yer kaplayabilecekmişiz gibi; kollarımızı iyice önde birleştiriyoruz. Omuzlarımız birbirine değmekten bir bütün olacak halde.
Dolmuş hareket ediyor. Kavşaktan dönerken aniden fren yapıyor. Ön koltuğa yapışmamız an meselesi. Refleks olarak ben onu tutuyorum ilk, kendimi korumaktan önce. Refleks olarak o da beni tutuyor ilk, kendini korumaktan önce.
Yol boyu ne zaman çok yakınımızdan bir araba geçse, ne zaman ani bir manevra yapsak elimi tutuyor sıkıca. Biliyor, korkuyorum. Biliyor, bu korkum yüzünden arabanın ön koltuğuna oturmaktan nefret ederim. Biliyor, bu korkum yüzünden araba kullanamadığımı... Biliyor işte her şeyi biliyor...
Sabah beni uyandırmak için odaya girdiğinde yanıma fazla yaklaşmadan uyandırması gerektiğini, aynı anda iki şeyi yapmayı sevmediğimi biliyor.
Eve geliyoruz. Kapıdan girer girmez, anneme günümüzü anlatıyor. Bana dönüp "ablacım bugün ben seni üzdüm mü?" diye soruyor. Üzmedin ablacım diyorum. Üzmedi ki...
Üzemez ki...
Ben onun bir gülüşü için;
tüm reklam müziklerini ömrümün sonuna kadar ezberleyebilirim...
Ben onun bir gülüşü için;
pipetlerden gemiler yapabilirim...
Ben onun bir gülüşü için;
onun oyuncaklarıyla oynayabilirim, Lost'u defalarca anlatabilirim, proje defterine çizdiği sonucunun başarısız olacağını adım gibi bildiğim projeleri de dahil hepsini yapabilirim.
Ben onun bir gülüşü için;
kendi canımı unutabilirim...
Ne çok kıskanmıştım oysa...
***
Dün gündüz şekerlemesi yaptığımda canının ne kadar sıkıldığını anlattı; uyandığımda.
***
Biraz önce yanıma geldi...
"Makyajın akmış" dedi.
"Hı hı yüzümü yıkadım da silmedim" dedim.
"Abla ben senin bugün sorduğun soruyu düşündüm. Oyuncaklarla kaç yaşıma kadar oynayacağımı. Fakat cevabını bulamadım. Akışına bırakıyorum cevabım hala geçerli. Sen de akışına bırak" diyor...
Dışarda "gol" diye bağırsınlar. Bir parti kapatılsın ya da kapatılmasın, hatta böyle bir dava olsun ya da olmasın, sanal dünyanın kırathane sandalyeleri(!)nde memleket kurtarılsın ya da kurtarılmasın... Borsa yükselsin... Döviz düşsün ya da çıksın...
Akışına bırakıyorum.
Sadece artık on üç yaşında olduğu için bakmaya kıyamadığım elinden tutmamı istemeyen, oyuncaklarla oynamayı seven, yaşı kaç olursa olsun oyuncaklarıyla oynarken asla kimseyi umursamayan miniğim kadar umut dolu, gamsız olmak istiyorum...
Sevgilerimle
660 Görüntülenme - Yorumları Göster/Yaz (1)


