Yayınlanma: Mayıs 2, 2008
Aklımdakiler
Yazdır
Email
İstanbul'un göbeğindeki bir banktayım. Kucağımda kitabım, bağdaşımı kurmuşum. Yanımdan geçen tek tük arabalar var. Kocaman ağaçlar. Bakımsız da olsa yerlerde otlar. Sağımda kenarları çatladığı için görevini yerine getiremeyen bir süs havuzu. İçinde eskiden balıklar vardı belki. Elimdeki kitaba konsantre olmamama sebebiyet verecek hiç bir şey yok aslında. Ben dünden razıyım kendimi onun akışına bırakmaya. Onun akışına kendimi bırakıp hastane bahçesinde olduğumu unutmaya dünden razıyım.
Üç satır okuyorum, sesler geliyor kulağıma. Kafamı hafifçe kaldırıp, karşımdaki iki bankı işgal eden beşi bir yerde kadın grubuna bakıyorum nazikçe. Gözlerimle burasının bir hastane olduğunu, oturdukları yerden yirmi adım ötede yoğun bakım hastalarının yattığını ve benimde kitap okumakta olduğumu anlatmaya çalışıyorum. Gözlerim bir tanesinin gözleriyle buluşuyor. Benim gözlerimden havaya bıraktığım kelimeler, sadece havada kalıyor.
Kitaba konsantre olmaya çalışıyorum tekrardan. Bu defa onların dillerinden havaya bıraktıkları kelimeler kulağıma geliyor. Beşinin ortak akrabası bey yoğun bakımda. Üzülüyorum, kendimden utanıyorum. Avaz avaz bağıran bir çocuk sesi duyuyorum. Bağıran çocuğu duyan beş çocuk daha bağırmaya çalışıyor. Hastanedeyiz. Hem de tüberküloz (verem) polikliniği de olan bir hastanedeyiz. Arka poliklinikte, yoğun bakım ünitesi de var. Sesler de var, çocuklar da var, mikroplar da... Hani diyorum o beş kadının beşi gelmese de biri evde kalsa ve altı çocuk da onda kalsa. Çocuklar hem bu kadar etrafı sese boğmasalar hem de mikroptan uzak dursalar... "Sus" diyorum içimdeki sese... "Sen sus bakalım her şeye karışma..."
Ben içimdeki sesi azarlarken, beş kadından ilk ağlayan çocuğun annesi olduğuna kanaat getirdiğim hanım çocuğu elinden tutup sertçe çekiyor kendine. Çekmesiyle ağzına okkalı bir tokadı indirmesi de bir oluyor. Çocuklar neredeyse aynı emsal. Dört, beş yaşlarındalar; kızlı erkekli. Dönüp diğerlerini de uyarıyor " Susmazsanız size de geliyor tokat" diye. İçimdeki ses kadından korkup susuyor. Ağzım susuyor. Dilim damağıma yapışıyor. Kalbim normalden hızlı çarpıyor. Kitap " Boşver onları, gel buraya. Benim sana sunduğum dünya huzurla dolu, sessiz ve sakin." diyor. Kitabıma dönüyorum.
Yanımdaki ağacın resmini çekmek istiyorum... Senelere meydan okumaya yorulmuş süs havuzunu hapsetmek istiyorum dijitalliğe. Defterime koyarım diyorum. Sonra pek iç açıcı olmayacağını düşünüp vazgeçiyorum. Altı çocuk bankımın yanındaki kaldırımda keşifteler. Hepsi pür dikkat bir şeyi izliyorlar. Yerde kendi halindeki karıncaların bir aile olduğuna inanmışlar. En büyük olanı baba karınca, onun biraz ufağı anne karınca, biraz ufağı abla karınca ve en ufak olanı da bebek karınca. Mutlu oluyorum. Çünkü ben de karıncaları izlemeyi çok severdim küçükken. Büyükbabamonların ne kadar çalışkan olduğunu anlatmıştı. Onlara eziyet etmenin çok günah olduğunu anlatmıştı. Etraf hafif buğulanıyor, güneş daha da parlıyor. Bir erik ağacı altında oturuyorum, ayağımın etrafından karıncalar geçiyor, korkuyorum onlardan ama büyükbabam bana onları sevmem gerektiğini anlatıyor. Bir çocuk sesi geliyor uzaktan, buğulanma gidiyor, etraf netleşiyor... Bankım ve ben ve altı çocuk hastane bahçesindeyiz yine. Çocuklardan biri " Bebek karıncayı öldürelim. Ablasının saçını çekti" diyor ve ardından bir dal parçası bebek karınca olduğu iddia edilen karıncanın tepesine iniveriyor. Çocukların annelerine bakıyorum, olay umurlarında bile değil. Çocuklar onları rahatsız etmediği sürece her şeyi yapabilirler. "Evet öldüüüüü" diyor saçın çekilme olayına bizzat şahit olan çocuk. Aynı gruptan bir kız "Allah rahmet eylesin" diyor. Güleyim mi ağlayayım mı şaşırıyorum. Elim çantama uzanıyor, şeker kutumu çıkartıyorum. Hepsini yanıma çağırıp, şeker verip onlara karıncaları öldürmemeleri gerektiğini anlatmak niyetim. Çağırıyorum, geliyorlar. Anneleri uzaktan beni süzüyorlar. Çünkü öyle duyarlı anneler ki; ben çocuklarına içine uyku ilacı katılmış şekerler verebilirim. İlaçlı şeker kutusunun, pardon pardon sadece şeker kutusunun kapağını açıyorum. Açmamla şekerlerim tükeniyor. Olsun tükensin, ben yenisini alırım ve işin ucunda karınca ailesinin hayatı söz konusu. En çocuk sesimle onlara karıncaları öldürmemeleri gerektiğini söylüyorum, eğer öldürmezseniz size sakız vereceğim diyorum ki yalan değil çantamda onlara yetecek kadar sakızım da var. "Allah rahmet eylesin" diyen kız çocuğundan başka bir kız çocuğu " Sanane pis şişko, yalan söyleme senin sakızın yok ki " diyor. Bu hacme gelmem de büyük etkisi olan ağzım en uygun tabiriyle beş karış açık bakakalıyorum. Annelerine bakıyorum, anneleri önemli bir dedikodudalar.
Nefes aldığıma bile şüphe ediyorum. Kelimeler kulaklarımdan tekrar tekrar beynime gidiyor, oradan tüm sinir hücrelerime gidiyor. Kalbime nasıl ulaştıklarını bilemiyorum. Neye üzülmem gerektiğini bilemezken ben, bizim ufaklıklar(!) karınca ailesinin başındalar yine. Bir dal darbesiyle ablayı öldürüyorlar. Ardından babayı katlediyorlar. Babaya yaptıkları zulüm en içler acısı olanı. Öldürmekle kalmayıp bir de ellerine alıp inceliyorlar. Anne karınca da daha insaflılar. Yemeğini yemesini (!) bekliyorlar ki bu süre çok kısa bir süre. Onu dal ile değil direk minnacık parmaklarıyla eziyorlar.
Tüm bunlar en fazla bir dakika içinde oluyor. Bir dakika içinde benim çocuk sevgim, insanlara saygım, özgüvenim ve bir karınca ailesi son ferdine kadar yok oluyor!..
Karşıdan annem el sallıyor. Yola çıkacağımızın işaretini veriyor. Annemi karınca olarak düşünüyorum polikliniğe giden yirmi adımlık yolu alırken. Ananemle vedalaşıyorum. Veda esnasında dışardan gelen çocuk seslerinin kendisini uyutmadığını söylüyor.
Hastaneye veda ederken,
olayın en başından beri benimle bütünleşmiş iyi niyet kaynaklı saflığıma ve karıncalara kızıyorum...
Miray...
681 Görüntülenme - Yorumları Göster/Yaz (6)


