Yayınlanma: Mayıs 10, 2008
Aklımdakiler
Yazdır
Email
- Buyrun buraya oturabilirsiniz.
- Peki, teşekkürler
- Evet başlıyoruz, gevşemeye çalışın lütfen. Unutmayın ki burada anlattıklarınız sizinle benim aramda kalacak.
- Peki
...
- Çocukluğunuzla ilgili hatırladığınız en belirgin şeyler neler Miray Hanım?
- Çocukluğuma inmek istemiyorum...
Evet çocukluğuma inmeyi gerçekten de istemiyorum. Eksik yaşadığımdan ya da canımı acıtan şeylerin propektüste yer almasından falan da şikayetim yok. Ben oldukça uzun bir zaman önce barıştım kendimle. Yaşadığım her şeydi beni ben yapan. Beni ben yapan annem gibi.
Oturup anlatılamayacak, yazılamayacak şeyleri yazmaya çalışıyorum sanırım. Elim klavyenin tuşlarına değerken gelen sesler hep kesik kesik. Klik, sessizlik, klik klik, sessizlik... Boğazımda kulaklarıma da baskı yapan bir düğüm ve ardından Egemen'in sesi "Abla ben çıkıyorum..." "Peki ablacım, dersaneye vardığında anneme haber vermeyi unutma." "Abla ben sana haber veriyim, sen anneme söylersin." Anne ile oğulun tam ortasındaki bir mekan bendeki. Abla olmak. Garip bir yaş aralığı ya da algoritması ne dersen de artık. Annem benim yaşımdayken ben üç yaşındaymışım. Şimdi annem kırk üç yaşındayken, ben yirmi üç yaşındayım, Egemen ise on üç yaşında.
Çocukluk anılarımdan başlayıp bu yaşıma kadar olan " Anne " filmimi beynimde başa sarıp sarıp izliyorum.
Bir ay annemi hiç görmemiş, sesini neredeyse hiç duymamış halimden sonra bir ayın sonunda bana sarılan annemin kollarında " Ben babamı istiyorum " diye çığlık çığlığa ağlıyorum. Annemli dönemimin yaklaşık ilk bir ayında hiç bir şekilde yemek yemiyorum. Annem, ananem, büyükbabam perişan oluyorlar; bir dediğim iki edilmiyor fakat ben haftanın sadece bir günü inanılmaz mutlu oluyorum. Babam geliyor.
Film başka bir kareye geçiyor. İlkokul birinci sınıftayım. Okumayı hala sökememişim. Her gece annemin elinde hece tablosuyla okumayı öğrenmeye çalışıyorum, babam geliyor görevi o devralıyor. Ben okumayı öğrenemiyorum. Harflerden nefret ediyorum. Onların hep aynı büyüklükte yazılmasından nefret ediyorum. Dikkatim dağılıyor. "D" harfi diğerlerinden büyük olmalı mesela. Çünkü ben devenin, dağın, denizin "d" harfi ile başladığını biliyorum. "M" harfi en minik olan harf olmalı, çünkü benim adım onunla başlıyor. Annem beynimin oluşturduğu bu garip senaryoyu anlayamıyor. Sabırla tüm harflerin uygun yazılışlarını anlatmaya çabalıyor. Annem için bir şeyler öğretebilmek mucize bir şey çünkü öğretme yetisinin olmadığını iddia ediyor hep.
Hastaneye gidiş gelişlerimize geliyor bu defa sıra. Kalbimde minik bir delik oldğu ve ameliyata alınmam gerektiği söyleniyor. Ben hala okumayı öğrenememişim. Okuldan izinler alınıp hastaneye yatıyorum. annem yanımda. Yalvarıyor "azıcık kalkalım dolaşalım" diye. İnatla kalkmıyorum yataktan. Daha da küçülmek, minnacık olmak, hastaneden kimse görmeden çıkmak ve sınıfıma gitmek istiyorum. Okuldan aldığım incecik bir ilk okuma kitabı var yanımızda. Bazı heceler renkli. Harfleri biliyorum, yazılışlarını biliyorum fakat dedim ya kafamdaki şekilde göremediğim için onları okuyamıyorum. Annem harfleri kafamdaki şekilleriyle yazmamı istiyor. Aynı ölçüleriyle yazıyor o da. Heceleri benim gösterdiğim harflerle yazıyor. Okuyorum. İki heceli kelimelere geçiyoruz. Okuyorum. Kelimeler cümle oluyor okuyorum. Annem elime ilaç prospektüsü veriyor bir tane. Okumakta zorlanıyorum. Bana prospektüsü hazırlayanların kelimeleri bilmedikleri için yanlış yazdıklarını anlatıyor ikna oluyorum ve ilkinden daha iyi bir şekilde okuyorum. Annem bana bildiklerimin doğru olabileceğini ve insanların hata yapabileceklerini öğretiyor. Doktor geliyor. Programa göre bir ya da iki saat sonra ameliyata alınıcam. Hazırlanmadan önce son bir elektro çekilmesi gerektiğini söylüyor, elektroya giriyorum ve bir saat sonra annem çantamı topluyor ve babamı bekliyoruz. Hastaneden çıkıyorum.
Bir hafta sonraki okuma bayramında en büyük gururu annem yaşıyor. Elime ne geçerse okuyorum. Öğretmenimin yazısını çok iyi derecede taklit edebilir hale geliyorum. İkinci sınıfta okul kütüphanesinin düzenlediği senelik yarışmada en çok kitap okuyan öğrenci seçiliyorum. Üçüncü sınıfta "Fareler ve İnsanlar" ın beş yüz küsür sayfalık halini okuyorum. Harflerle hala problemim var ama biliyorum ki basım hataları da var.
On yaşındayım. Bir sabah annemin lavaboda istifra ettiğini duyuyorum. İki ya da üç hafta sonra babam bir kardeşim olacağını söylüyor. Kıskanıyorum. İstemiyorum. Ben kardeşsiz mutluyum. Babam gazeteden istifa etmiş, minnacık bir dükkanla beni özel okulda okutmaya çalışırken bambaşka bir iş alanına atılmaya çalışıyor, annem her gün dükkana gidiyor. Bölünmüşüz. Ben hala kardeşimi kıskanıyorum. Kapkara bir ekranda hafif bir beyazlığı gösteriyor doktor, kardeşimi ilk o zaman görüyorum. Kıskanıyorum. Çünkü o annemin içinde. O annemle bütün halde. Ben dışardayım. Hem bu kardeş annemi çok yoruyor. Kardeşim o ara kolunu kaldırıyor ekranda. "Bak sana el salladı" diyor doktor. Annem bir umut bana bakıyor. Ben ekrana bakıyorum. Kardeşim kolunu indirmiş bile. Ben de ona el sallıyorum. Eve geliyoruz. Bugün bile hala hatırladığım inanılmaz bir baş ağrısı yaşıyorum günün geri kalanından sabaha kadar. İstifra ediyorum. Annem sabah baş ağrımın hala devam ettiğini görünce telaşla doktora götürüyor beni. Doktor kardeşimi görmekten olabileceğini söylüyor.
Ben kardeş falan istemiyorum. Annem, babam ve ben markette alışveriş yapıyoruz. Annem ve babam önümde yürüyorlar ben arkada market arabasıyla yürüyorum. Annem birden durup "eve tekmeledi" diyor. Gülümserken birden yüzü acıyla buluşuyor. Çünkü ben arkasından market arabasını itiyorum. Arabanın tekerleği annemin ayak bileğiyle buluşuyor ve can yakıyor. Kızamıyor, bağıramıyor, ağlayamıyor, içindeki minik beden ona varlığını gösterdi diye sevinemiyor.
Kardeş geliyor. İki hafta öncesinde o kardeşin gelmemesi için elinden gelen tüm çabaları hala inatla gösteren ben gidiyorum onun gelişiyle. O minik varlığa tapıyorum. Fakat annemi hala sevmiyorum. Bebeğe dokunsun istemiyorum. Bebeği hemen ölecek sanıyorum ve ölmesin istiyorum. Sürekli başında bekliyorum. Geceleri uyanıp nefesini dinliyorum. Annem ve babam bana böyle bir şeyin olmayacağını izah etmeye çalışsalarda ben uzun bir süre nefes dinleme operasyonumu devam ettiriyorum.
On üç yaşımdayım. Annemle bana mont almak için marka denilebilecek bir yerdeyiz. Montu beğeniyorum, ödemesini yapacağız ve annem indirim soruyor. Annemden utanıyorum. Evet annemden utanıyorum. Marka bir mağazada nasıl olup da indirim isteyebiliyor diye utanıyorum. Şimdiyse kendimden utanıyorum. O zamanlarki durumumuz içinde o montun lüks sayılabildiğini ancak şimdi anlayabiliyorum.
On üç yaşımdaki bu anıdan sonra film bitiyor.
Kameranın kaset bölümünü açıyorum ve şu an ki filmin hala üzerine çekildiği kaseti alıyorum. 2007 senesi anneler günüyle başlıyor film. Salondayız. Annemin elini öpüyorum, hediyesini veriyorum ve sarılıyoruz. Egemen annemin elini öpüyor, sarılıyor ve hediyeyi ortaklaşa aldığımızı üzerine basa basa belirtiyor. - İlgilenenlere not: Hediyeyi ben aldım. - Egemen bana dönüyor elimi öpüyor. Afallıyorum. Sarılıyor ve öpüyor. "Ablacım anneler günün kutlu olsun" diyor. "İyi de ben senin annen değilim, ablanım diyorum" boğazımdaki düğümü onlar görmesin, farketmesin diye böyle duygusuz bir laf arkasına saklamaya çalışıyorum. Egemen gülümseyip tekrar sarılıyor. Annemi işte o an anlayabileceğim en iyi şekliyle anlıyorum. Beynimdeki anne kelimesinin tüm harfleri değişiyor. Kocaman oluyorlar. Bakış açım yetmiyor hepsini görmeye.
Şimdi durup durup annemi seyrediyorum. Yirmi bir senemin acısını çıkartırcasına kirpiğinin ucundan, tırnağının bitimine kadar her ayrıntısını beynime hapsediyorum. Mümkün olduğu kadar beraber vakit geçiriyorum. Vakit yaratıyorum. Gezdiriyorum. İndirim istediği için utandığım mağazalara götürüyorum. Onunla beraber sakız çiğniyorum. Ben artık o bana çok fazla sarılmıyor diye beni sevmediği sonucuna varmıyorum. Öğreniyorum; herkes sevgisini gösteremez. Ben ona "yeter" diye çığlık atsa bile sarılıyorum artık.
Gezdiğimiz bir gün, yorulduğu için banklara oturuyoruz. Önümüzdenbir anne kız geçiyor. Kız annesinden iki adım önde. Takriben benim yaşlarımda ve yaptığı makyaj onu yaşından on yaş büyük gösteren bir abartıda. Anneciği arkadan kızına yetişmeye çabalıyor. Kızını modern sayarsak, annesi pek öyle görünmüyor. Kızı da zaten onun görünüşünden rahatsız olduğunu oldukça zehirleyici bir dille ifade etmekten çekinmiyor. Şehrin gürültüsü kulaklarımızı doldururken biz kızın ağzından çıkan şu cümleyi duyuyoruz " şu cahilliğini bırakamadın bir türlü. Utanıyorum senden." Gürültü kesiliyor, kadının suratında garip bir acı. Annemle göz göze geliyoruz. Konuşmuyoruz ama aynı şeyleri düşünüyoruz. Birbirimize bakıyoruz. İkimizinde gözünde benim yirmi bir senelik hayat filmim galasını oynuyor.
Günahlarımı seriyorum ortaya. Tek tek alıp sevgiyle sarıyoruz annemle.
Gece duvara vuruyor. Koşup gidiyorum hemen yanına. Korkuyorum. Bir şey oldu sanıyorum.
"Yaklaş" diyor. Yanına gidiyorum. Kocaman sarılıp "sen benim en güzel hediyemsin" diyor.
Gülümsüyorum. Boğazımdaki düğümü bu yazıya saklıyorum.
Bu sabah Egemen anneler günü hediyemi veriyor. Üzerinde kocaman bir "M" harfi olan kolye. "Sen bunu takınca hem Murat abi hem de Miray gibi olacak" diyor. Sarılıyorum.
"Anneler günün kutlu olsun ablacım" diyor.
Anneler günüm kutlu olsun diyorum tüm dünyaya.
Anneler günün kutlu olsun (dünya)...
493 Görüntülenme - Yorumları Göster/Yaz (7)


