Yayınlanma: Haziran 14, 2008
Aklımdakiler
Yazdır
Email
Resme bakıp aldanma... Bugün doğum günüm falan değil. Fakat ben yirmi üç senelik hayatımda bu seneki kadar doğum günümün gelmesini istemedim.
Bir çok kişi için yılbaşları önemlidir. Yeni gelen yılın daha güzel olacağını düşünürler. Umutlar, dilekler... Her yılbaşında verilen kararlar. "1 Ocak itibariyle sigarayı bırakıyorum.", "1 Ocak itibariyle şunu şöyle yapıcam." cümleleri... Hiç bir zaman bu tarz tarihleri hayatımın dönüm noktası kararları için kullanmadım. Asla 1 ocakta artık bu şöyle olacak demedim. 2 ocak dedim, 5 ocak dedim ama 1 ocak demedim. Bir çok kişiyle ortak bir tarihte önemli kararlar almak ve uygulamaya başlamak güzel olsa gerek fakat ben saçma bir sebeple uğursuz olduğuna inandım hala da inanıyorum.
İşte benim için önemli olan tarih benim doğum günüm. Her doğum günümde yeni yaşıma dair kararlarım, umutlarım olur. Bir seneyi ardımda bırakırım. Hani sünger çekmek denir ya, sünger çekerim bende; fakat nasıl olursa o anılar süngere rağmen hala belli eder kendini. Anılarımı sildirmek isterim, evet evet bazılarını sildirmeyi gerçekten çok istiyorum. Gereksiz yer kaplıyorlar beynimde ve ben her aklıma gelişlerinde gözlerimi sımsıkı kapatıp kafamı sağa sola sallamaktan bunun sonucu olarak da hafif eblekleşmekten de çok sıkıldım.
Düşünsene bir yerde oturuyorsun, karşı masanda biri gözlerini sımsıkı yumup başını iki yana sallıyor. Şimdi düşündüm de aslında bu normal hayatta yapılabilir bir hareket.
Ne diyordum? Doğum günündeydim.
Dedim ya bu sene hiç istemediğim kadar çok istiyorum gelmesini. Bir laf vardı tam toparlayıp hatasız yazamayacağım belki ama şöyle bir şeydi: Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir... Böyle miydi?
İşte benim bu senemin ne olacağı 2007'deki doğum günümden belliydi.
İş yerindeydim. Babam yoktu. Tüm işler üzerimdeydi. Pazartesi günüydü. Babamın bilgisayarına giren virüs nasıl becerdiyse atölyedeki makinelerin bilgisayarlarına kadar her yere sıçramıştı. Babamın masasında bir bilgisayarcı, benim masamda bir bilgisayarcı, atölyede makinelerle cebelleşen teknisyenler... Bir de annem. Süpriz yumurta... Habire bir yerleri arar konumda. Sonra ne oldu? Ben atölyeye inmeye çalışırken pastamı getiren pastane çalışanıyla burun buruna geldim. "Sen beni görmedin ben seni görmedim" deyip anlaşma yaptım. Malum annem yaptığı süprizin böyle bir şekilde bozulduğunu duysaydı üzülürdü.
İki bilgisayarcı, iki sekreter, bir temizlik görevlisi, bir anne, bir anane, bir de büyükbaba eşliğinde mümkün olabilecek en az seviyede pastama bakarak mumları üfledim... Murat yoktu. Günlerden pazartesiydi ve ben çalışmak zorundaydım!
Annem pastama resmimi koydurmuş. Ben severim resimli pastaları fakat üzerine konulan resmimden dolayı pek haz etmedim. Zira o resim; kayıt işlemlerinde üniversiteye verdiğim resmimdi ve ben o resimde kendimi tanıyamıyorum! Normalde yaşımdan üç, dört zaman zaman beş yaş küçük gösteren ben -bu küçük gösterme huyuma da ayrı bir sinir oluyorum- nasıl becerdiysem o zamanki yaşımdan beş yaş büyük halde gösteriyorum! Annem de bula bula bu resmimi buluyor, gidiyor pastanedeki görevliye veriyor, görevli de "maşallah" diyor. Demesi normal! Büyük ihtimalle beyefendiyle aynı yaş dolaylarında görünüyorum o resim itibariyle. Annemi alıyor bir korku "resmi geri veriyorsunuz değil mi?" diyor. Beyefendi "evet" diyor. Ardından beyefendi "kaç yaşında" diye soruyor, annem de "nişanlı" diyor. Buyrun cenaze namazına! Benim resmimi geri verse ne olacak? Yaklaşık yüz metre kadar yürüdüğünde renkli fotokopi çeken kırtasiyeye varıp on dakika gibi bir süre de en az yirmi tane yaptırır zaten... Kaldı ki ne demek nişanlı? Sen kendi kızının resmini kendi ellerinle elin adamına ver... Allah şaşırtmasın işte... Hatta şunu da eklemek istiyorum, ertesi sabah pastaneye gittiğimde resmime bakıp "Maşallah" diyen zat-ı muhterem beni tanımadı... Annem tarif etmişti kendisini, şans eseri kasada da o vardı. Yani iki resim arasında yüz fark vardı. Hazır bu olay aklıma geldi, yarın anneme sataşayım azıcık. Anılar bazen güzel de olabiliyor canım 
Sözün özü; annem çok sıkışık bir günde doğum günüm için böyle güzel bir süpriz hazırlamıştı fakat bu süpriz heba oldu. Meşguldüm. Kafam meşguldü. Aynı anda beynimdeki elli metrekarelik odada iki fil, bir kovan dolusu arı yüzünden tepiniyor ve aynı odaya tam da o anda yüz tane tilki girmeye çalışıyordu. Pasta, doğum günü, süpriz dışarıda durabilirdi.
Sanırım şubat ayındaydık ben Murat'a "Murat doğum günüm gelsin artık." diye zırladığımda. "Gelicek merak etme, hepsi geçicek, her şey geçicek..." demişti o da. Haziran ayı geldi. Doğum günü ritüellerim (anlamı yaptığım olayı karşılıyor mu bilmiyorum?!) başlamak zorunda. On iki yaşımdan beri her sene bıkmadan yaptığım şeyleri yapmam için saat çaldı haziran ayıyla beraber.
Oturup bir mektup yazacağım, doğum günüme. Zarfa koyup kapatacağım. Ardından doğum günümün bitmesine bir, bir buçuk saat kala bir sonraki doğum günüme mektup yazacağım. Mektubu yazdıktan sonra yine zarfa koyup kapatacağım ve saklayacağım. Sonra ilk önce bir önceki senenin mektubunu okuyup, haziran ayında yazdığım mektubumu okuyacağım. Yatağıma yatıp son dileklerimi tutacağım. Saat 00:01 de iki dakika önce doğum günümdü deyip zaman denilen kavramdan hem nefret edeceğim hem de onu çok seveceğim.
Bu sene eksik var işte!
Ben geçen sene, bu seneki doğum günüm için mektup yazamadım!!! Pazartesiydi, tüm gün çalışmıştım, yorgundum, uyumak zorundaydım!
Doğum günüm çabuk gelsin işte. Bir an önce gelsin. Her şey bitmiş olsun ve geçmiş olsun. Anıların kalmasına bile razıyım. Doğum günüm gelsin. Bunun için beş yaşında istediği oyuncak alınmadığı için yeri göğü inlete inlete ağlayan çocuklarla ağlama yarışına girip açık ara farkla kazanacak kadar çok zırlayabilirim.
Gelsin...
Bir an önce...
N'olur...
Çok ihtiyacım var...
787 Görüntülenme - Yorumları Göster/Yaz (1)


