Yazan: Miray
Yayınlanma: Haziran 8, 2008
Güncelleme: Haziran 8, 2008
Yorumlar     Aklımdakiler     Yazdır    Email

Eşek - www.iconarchive.com ' dan alıntıdır.

İş yerinden internete girip bloglarına, üye oldukları forumlara vesaire vesaire yerlere yazı yazabilenlere imreniyorum.

On iki yaşımdan itibaren hemen hemen her yaz iş yerimize gittim. Gitmediğin iki yaz Öss sınavına girdiğim senelerdi.

2007 senesinin haziran ayına kadar olan iş yerine gitme dönemlerim de çalışma süreçlerim sonunda babam tarafından hep ödüllendirildim. ( Miray defterinde babamdan çok fazla bahsetmediğimi biliyorum. Şahsına münhasır bir insandır babam. Bu sebepten sanırım bu yazı onunla ilgili detayları verebildiğim bir yazı olacak. ) Bu ödüllendirilmeler nasıl oldurdu? Mesela bir yaz çok istediğim bir mont için çalıştım. Statüm de "patron kızı" değildi. Temizlik yaptım. İş yerinde babamın misafirleri -müşteriler- yokken ben giydiğim kıyafeti değiştirip bol bol çamaşır suyuyla haşır neşir oldum. Zehirlendim, hastaneye kaldırıldım. Yarım saat oksijen takıldı vesaire vesaire. Zehirlenme olayında annem ufak çapta bir isyanda bulunmuştu babama "bu montu sanki normal şekilde alamıyoruz da..." diye. Babamsa "bu montu normal şekilde tabikide alabiliriz fakat önemli olan Miray'ın dürüst çalışmayı öğrenmesi, alacağı ücretin her kuruşunu sonuna kadar haketmesi gerektiğini kavramasıdır." şeklinde cevaplamıştı. Montu aldığımız zaman babam mevzu bahis montu ve daha fazlasını sonuna kadar hakettiğimi söylemişti.

İşte bu ve benzeri ödüller benim karakter yapıma çok büyük katkılar sağladı. Haramdan sonuna kadar korkmamı sağladı. Hayatın eskaza bana sunduğu seçenklerin çoğunu elimin tersiyle itmeme sebep oldu... Kimilerine göre benim bu yapım "kerizlik" olarak değerlendirilse de hakkım olmadan elime geçen bir kuruşun bile bana elbet bir gün çok daha beter sonuçlar doğuracağına inandım. Örnek verirsem yazı uzayacak ama varsın uzasın. Üniversiteye giderken akbilimi* haftalık doldururdum. ( bilmeyenler için açıklama Akbil: Akıllı biletin kısaltmasıdır. İETT taşımacılığında büyük rol oynar. Para karşılığı içine kontür/bakiye dolurursunuz ve bakiyeniz bitene kadar ulaşımınızı sağlarsınız. İstanbul için böyledir bu hadise.) Bir hafta içinde kaç kere otobüse bineceğimin sayısı belli olduğundan ona göre yaptırdığım dolum yeterdi. Olayın geçeceği hafta hafta içinde ekstradan bir dolum daha yapmam gerekti. Akbilimde ne kadar para olduğunu gayet iyi biliyordum ve 5 YTL lik dolum yaptırdım. O esnada otobüs geldi, fişi kontrol edemedim. Otobüse bindim ve akbili makineye bastım. Kalan bakiye on dokuz küsür YTL idi. Gerisin geri otobüsten inip durumu dolum yaptırdığım görevliye izah ettim düzeltmesini yaptık. Devletin malı deniz olsa da ben keriz olmaktan mutluyum.

Haziran 2007'de babam sekreterlerinin kendilerince çok akıllıca olduğunu zannettikleri fakat bize göre ucuz bir hesap yüzünden istifa ettiklerini söyledi. -İstifa etmediler aslında, babam İspanya'ya gitmek zorundaydı iş için ve on beş gün olmayacaktı. Fırsat bu fırsat deyip haketmedikleri halde babamdan bazı taleplerde bulunmuşlar. Talepleri karşılamazsa işi bırakacaklarını söylemişler babam da "güle güle" demiş.- Bu istifanın ertesi günü babam İspanya'ya gitti, ben iş yerine. Büro katında temizlikten sorumlu bayan ve ben kaldık. On beş gün boyunca -ki en büyük şahidi Murat'tır- her paydos sonrası ağladım. Ağlama sebebim olayları hazmedemememdi. Ben iş yerinden çıktıktan sonra ya da bankaya gitme durumumda iş yerine ödeme gelirse o ödeme asla benim elime tam geçmezdi. On milyondan tutun da elli milyona kadar bir eksikle gelirdi karşıma usta başımız tarafından. Paranın yanında bir de kasa fişi... "Miray ben iş yeri için şunu aldım, bu kadar tuttu, bu da fişi..." Fiş olayına hayatta inanmam. Hiç bir patron da inanmaz. Patronunuz sizin yalanınızı bildiği halde o an tepenize binmiyorsa bilin ki bu insiyatifindendir. Hani çoğu kişi patronları sevmez ya... Aslında patronlar öyle kötü yaratıklar(!) değildir. Yan gelip yattığı yerden para kazanmaz. Hani işçiler ya da çalışanları eşek gibi çalışıp da o kutsal kasesini zevki sefa içinde büyütmez.

Dedim ya on beş gün ağladım. Babam İspanya'dan döndü iki gün daha kalıp bu defa Cezayir'e gitmek zorunda kaldı bir haftalığına. İki gün içinde alabildiğim kadar tüm öğütleri aldım. Daha hazırlıklıydım. Yaptığım, yaşadığım her saniyeyi yazdım. Bu zaman sürecinde değil internete girip turlamak, Murat ile telefonda konuşmaya bile vakit ayırmadım. Sadece yemek yediğim öğlen saatinde -mola kısaca- görüştüm. Çünkü mola benim hakkımdı. Bana sunulmuş bir şeydi.

Ha denilebilir ki bu senin işin yaptığın her iyilikte kendine; her kötülük, düzenbazlıkta kendine. Bunu demek aslında çok kolay. Zor olan durup vicdanı yoklayabilmek. Bana bunu ilk söyleyen kimdi? Yanımızda çalışan montaj ustası.

Evet gerçekten yaptıklarımın hepsi kendimeydi. Mesela şirkete ISO kurarken, bu şirketten fazla bana artı olarak dönecekti. Sistemli olmamı pekiştirecektim. "Söylediğini yaz, yazdığını yap!" sözünü daha bir kavrayacaktım ve uygulayacaktım. Montaj ustamız "kendine" derken cebime dahil olan / olacak maddiyatı düşünüyordu, bense bana kattıklarını.

Mesela hiç bir zaman telefonumu çıkartıp takır takır mesajlaşmadım Murat'la. Ben mesajlaşırsam karşımdaki sekreter de mesajlaşırdı. Ben internette dolanırsam o da hayde hayde dolanırdı. Zaten bunları yapmak için asla boş vaktim olmadı. Boş vakitlerimin hepsini görevlerimle doldururdum. Bu sebeptendir ki  çalışırken bir blog kurmadım.  İş yerinden eve geldiğim zaman yatağımın yerini zor bulurdum ben, değil bilgisayarı açıp üstüne bir de blog yazmak.  Haftada bir tek pazar günüm vardı, haftanın tüm stresini o pazar günüyle siler; pazartesiye öyle başlardım. Ben yürütemezdim ikisini bir arada. Yani şu an çalışıyor olsaydım -çalışmama sebebimi de yazayım tam olsun : Temizlik görevlisi olmasına rağmen girip temizlik yapardım. Babamın tabiriyle "kendimi koparırdım". Bu olay sürekli hasta olmama sebebiyet verdiği için şu an çalışmıyorum- Miray Defteri olmazdı. Önceki blogum da olmazdı. 

Yani uzun lafın kısası demek istediğim şu: Patronlar kötüdür(!), zalimdir, çalışanı anlamaz, az maaş verir. Peki çalışan dönüp kendine dürüstçe "patronumun sadece iş amacıyla önüme koyduğu bilgisayarı, interneti, telefonu ben gerçekten de amacına uygun olarak mı kullanıyorum? Ben bir dakika kaytarmak için gösterdiğim çabayı işime gösteriyor muyum?" diye sorabiliyor mu? Ben şuna inandım, kim ne derse desin inancımdan da vazgeçmem: Çalıştığım yerden aldığım aylık benim kardeşimin ya da benim gün olur da evladımın boğazından geçecekse, o asla ve asla haram olmamalı. Haram bana göre sadece çalıp çırpmayla olmaz. Aslında tüm bu anlatmaya çalıştıklarım da çalmanın çeşitleri.

Bu yüzden imreniyorum iş yerinde bloglarına giren, üye oldukları forumlara cevap yazanlara. İmreniyorum çünkü; dünyanın en gamsız insanları onlar. İmreniyorum çünkü hem her dakika kaytarmak için fırsat kolluyorlar hem de patronlarından yakınabiliyorlar. Patronlar kötü de olsa en az onlar kadar akıllılar ve bir şeyi eksik bırakıyorlarsa bunun mutlaka mantıklı bir sebebi vardır...

 

Not: Bu yazıdaki tüm tanımlar benim gözlemlerim dahilindedir. Siz de şu an belki bu yazıyı iş yerinizde okuyorsunuzdur. Açıklama gereği duyuyorum ki; eğer sizin vicdanınız "aldığım her parayı kuruşu kuruşuna hakediyorum" diyebiliyorsa yazıyı zaten üzerinize almazsınız.



701 Görüntülenme - Yorumları Göster/Yaz (5)