Yazan: Miray
Yayınlanma: Mayıs 15, 2008
Güncelleme: Mayıs 15, 2008
Yorumlar     Aklımdakiler     Yazdır    Email

12 Mayıs 2008"Anlatacaklarım var! Vaaz vermek değil niyetim,duyduğumu söylemek. Söylemeye değer şeylerduyuyorum zira. Belki hayatı daha yaşanır kılmak için ya da belki sade,ama sade anlatmak için... Sen anlat dedi tanrı bana, anlaşılsın diye değil, hiç bir mükafat istemeden anlat... Çünkü bir mükafattır artık bir anlatıcıya doğrudüzgün anlaşılmak! Sen anlat dedi... Sen sade anlat! Umudu hatırlansın diye umutsuzluğu, çareye yol açsın diye çaresizliği anlat... Ders verme dedi kimseye, çünkü hoca denmez öğrenmesini bitirene. Çırakları olan bir çıraktır usta, olsa olsa... Sen anlat dedi bana tanrı, Sen sade anlat..."

Yılmaz Erdoğan - Bana Bir Şeyhler Oluyor

Hayatımda ilk defa yazacağım bir yazıyı önce başka bir yere yazıp sonra temize çekeceğim. Sen belki burada benim hastalıklarımı okumaktan bıktın, aslında ben de hastalıklarımı yazmaktan bıktım. İşte hayatımdaki yazı yazmak konusunda bir ilki gerçekleştirmemin sebebi ağır grip halim ve antibiyotikler. Batıl inanç belki ama ben gerçekten de 31 Aralık 2007 gecesi “nefes alamıyorum” diye ağlayarak merhaba dedim yeni yıla. Kısacası iç güveysindenhalliceyim.

Yaklaşık dört gündür öyle şeyler yazmak istiyorum kisana. Bölük pörçük hepsi… Biraz ondan biraz bundan , annemin Egemen’e bebekken pişirdiği sebze çorbası gibi.

Bir web günlüğü yani blog yazarı ya da sahibi olmakla bir sitenin yöneticisi olmanın farklarını yazmak istiyorum ne zamandır. Yani gözümü açıp iki üç sene boş beleş internette dolanıp “aman bu bloglar ne kadar da moda olsun benimde bir tane”diye açılmış bir blog değil burası ya da strawberry.typepad böyle değildi.

İnternetle ilk tanıştığım zamanlardan başlamayacağım benyazmaya. Benim yazmak istediğim öğrenebildiğim kadarıyla kullanıcı profilleri. Ne yazık ki bazıları hala msn listesinde beş yüz kişinin olmasıyla, facebook’ta bilmem kaç tane bilmem nesi olduğuyla gurur duyarlarken; yonjalarında gifleri sayfaya döşemeyi maharet sayıyorlar. Bu kişilerin çoğunluğu da bir yerin kendilerine ait olmasını anlayamayacağım bir dille izah etmeye çabalıyorlar. Anlayamıyorum üzgünüm. Hele şu an ki halimle hiç anlayamayacağım…

Madem bu kadar çok biliyordum neden bu kadar geç blog açtım? Bloglar benim görebildiğim kadarıyla üç ya da dört senedir Türkiye’de revaçta. Üç ya da dört sene önce ben ne yapıyordum diye soruyorum kendime? O zamanlar gayet elit bir kesime hitap eden bir müzik sitesinde yöneticiydim. Adobe Photoshop programını kendi kendime öğrenmiştim. Sıfır halinden çok güzel resimler yaratabiliyordum canım istediğinde. Murat’ın hala sahibi ve yöneticisi olduğu sitesinde yardımıma ihtiyacı olduğunda yardım ediyordum. Var olan sitelerdeki üyelerimize blog sistemi sunuyorduk. Kullanıp kullanmamaları onlara kalmıştı. Tek kalemde üç bin kişiyi silebiliyorduk. Umurumuzda olmuyordu sildiklerimiz. Çünkü orası bir forumdu ve aktif katılımı sağladığınız sürece vardı.

İşte belki de ilk ayrım burada başlıyordu. Bir forum sahibi olmanız beraberinde alexa değerini, google pagerankları getirmiyordu. Üyelerinizin katılımı önemliydi. Bir blog sahibi olduğunuzda Alexa ve Google Pagerank’ı da ister istemez beyninize yerleşen kavramlardı.

Sonra biz benim de yöneticisi olduğum siteyi kapatma kararıaldık. Kapanış esnasında üyelerden aldığımız her tepki iyi ya da kötü farketmeden en çok benim canımı acıttı. Benim gün be gün emek verdiğim sitembaşkalarınca devlet dairesiymiş gibi görünüyordu, öğrendim. Çok güzel dostluklarım oldu, çok güzel nefretlerim de oldu.

Aradan belli bir zaman sonra yeni siteler açtık, fakat benkendimi veremeyeceğimi bildim. İlk site gibi emek veremeyeceğimi bildim, çünkü yorgundum. İşte bir diğer ayırım da burada. Bir forum yöneticiyseniz her ne kadar yardımcı yöneticileriniz olsa da aktif üye sayısı kadar üyeyle bireysel olarak ilgileniyorsunuz, bu ilgiyi gösterirken bir yandanda otoritenizi sağlam tutmaya çalışmak zorunda kalıyorsunuz. Fakat bloglarda bu böyle değil.

Blog çok düz mantığıyla alt alta dizilmiş HTML kodları değildir. Resimleri nasıl süslediğiniz değildir. Size aittir. Siz kendi boncuklarınızı dökmek istediğiniz kadar dökersiniz etrafa. Yalan ya da gerçek,yanlış ya da doğru… Siz kendinizi nasıl yansıtmak isterseniz öyle yansıtırsınız soğuk ekrana. Soğuk ekran aynanızdır bir nebze.

Ne kadar zaman oldu bilmiyorum ama eskiden bir iş adamıdiğerine kızdığında kendi televizyonunda onu rencide ederdi. Bir milletvekilidiğerini “kaset” ile tehtit ederdi. Çok rahat hatırlayabilirsiniz bu mevzuları…Şimdi olaylar çağa uyum sağladı. Herkes bir diğerine laf vurma işini bloglarından yapar oldu. Hani aynalarını karşılarına alıp içlerindeki egoistliği, kini, kompleksleri yansıttılar kendileri olarak.

Şimdi farzet ki ben bu yazıyı bir blog sahibi olarak yazmıyorum. Bir blog okuyucusu, site yöneticisi ya da en temel haliyle okuryazar biri olarak yazıyorum. Ben itiraf etmem gerekirse bu yazıyı yazıyorolmaktan da pek hoşnut değilim ama yazıyorum.

Öncelikle kimseye sataşma, sevmiyorolabilirsin, haz almıyor olabilirsin, daha iyisini yapamıyor olabilirsin. Sataşma ama… Bir şeyi yazarken veyahut söylerken iki kere düşün. Biri senin canını acıtan bir laf söylediyse bile düşün. Bir düşün ki o insanın senin o an gördüğün hayatından daha başka bir hayatı da var. Belki ailesinde hasta biri var, belki mutsuz bir evliliği var, belki o gün çocuğunun üzüldüğü bir olay oldu. Diyorum ya burası sadece soğuk bir ekran. Karşındakinin mimiklerini göremiyorsun, gözlerine bakamıyorsun. Ne kadar anlasan da anlayamazsın. En basitinden iki senedir Murat’laberaberiz biz. Her anımızı paylaşıyoruz. Yüz yüze iken asla kavga etmedik. Bizim tartışmalarımız hep msn’de oldu saygı çerçevesinde. Birbirimizi bu kadar iyi tanırken bile msn’de kavga ederken “bana şunu deme” diyoruz “bana bu şekilde hitap etme çünkü gözlerini göremiyorum, seni göremiyorum” diyoruz. Bu sebepten düşün…Olabildiğince alttan al, empati kurmaya çalış. Bu sana hiçbir şekilde zarar vermez.

Gerçekten birine gıcık oluyorsan, neden gıcık olduğunu sor öncekendine. O senin ona gıcık olduğunu bilemez. Gıcık olduğunu bilse belki sanakendini doğru düzgün ifade etmeye çalışır. En basitinden yine kendime batıracağım çuvaldızımı; Eda Suner… Seveni de çok sevmeyeni de çok. Birini sevmek yani insan olarak sevmek ve bu sevgiyi göstermek çok başkadır, nefretini göstermek çok başkadır. Belki şu an yazacağım şey çok garip bir işkillendirme olacak ama Fıratpen’in standartlar dosyasında şöyle bir örnek geçer: Mutlu / memnun müşteri beğenisini sadece on altı kişiyle paylaşırken memnuniyetsizliğini yüz onaltı kişiyle paylaşır. (Sayıları kafamdan uydurdum fakat neredeyse aynı oranvar.) İnsan sevgimizi gidip ilk önce sevdiğimiz insanla paylaşırız. Antipatimizi herkese anlatırız. İşte bu bana göre adil gelmemeye başlamıştı. Ben Eda Suner’i sevmezdim. Sonra oturup şunu sordum kendime “neye göre sevmiyorum ben bu kadını?”. Hani dedim ya okur yazarım diye, oturup okudum onunla ilgili tüm yazıları. Manyak mıyım? Hayır değilim. Ben sadece onu neden sevmediğimi bulmaya çalışan biriydim. Bu bana göre manyaklık da değildi. Ben eğer birine ortada elle tutabildiğim hiçbir sebepyokken anti pati besliyorsam bu bana göre kişiliğimdeki bir çatlaktı. Oturup okudukça, kafamda yordukça ben şuna vardım “ ekmeğimi vermiyor, suyumu vermiyor zaman neden anti pati besleyeyim?” sonra ben gidip anlattım bunu ona. Bana göre onun yaptığı yanlışları yazdım. Bunları yazarken canını acıtmamaya çalıştım. Çünkü her şeyden önce o da bir anababa evladıydı. İnsandı, ettendi ve kemiktendi.

Şimdi Eda Abla blogunu kapattı… Etrafta yazılar görüyorum, neden kapattığını merak eden… Blogunu kapattığından sonra etrafta daha bir sık görüyorum onun konularından çalınmışlıklarını. Daha bir sık görüyorum blogunu kapatma sebebiyle ilgili ortaya atılan kötü iddiaları. Şimdi ben onlara yaptıklarının ayıp olduğunu anlatsam ya da çıkıp neden kapattığının izahatını yapsam, ne kadar anlaşılabilirim ki? Hiç birini de yapmayacağım. Çünkü onu belki de en iyi anlayanlardan biri benim. Bir alışkanlığı bırakmak gibi çünkü bu. İşte ben ne zaman kendi içimde dengelerimi oturttuğuma inandıysam o zaman blog açmaya karar verdim. Hayatımın sadece bir rengini oluşturmasını istedim. Fakat hayatımın temel renklerinden birini değil sadece artı bir renk eklensin istedim. Okumadığımı düşünerek fakat okunduğumu her gün biraz daha farkederek.

Hayatımın sadece benim izin verdiğim kadarını gösterebilirim burada. O denge benim elimde tutmam gereken bir şey. Ben bu defterin sahibiysem, defter beni ele geçiremez. Tek bileceğim bu deftere yalan yazılmayacağı. Çünkü defter aynam. Yani diyeceğim şu alt alta Html kodlarından oluşan bir sayfayla bir insanı tamamen tanıyamazsınız. Siz burada benim yaptıklarımı görürsünüz, ailem sabah uyandığımda yüzümün neye benzediğini görür, Murat en doğal halimdenen rüküş halime kadar olan tüm evreleri görür. Ben burada üzgünüm ama gittiğim ülkeleri de yazamam. Nerede ne yedik de yazamam. Alışverişten aldıklarımı da koyamam. Demiyorum ki bunlar yanlış. Fakat tüm bu saydıklarım benim hayat çemberimdeki minik dilimler. Tıpkı benim hastalıklarım gibi, tıpkı benim beynimden geçenler gibi, tıpkı ilişkim gibi, tıpkı ailem gibi.

Uyuyang ile bir geceki konuşmamızda beni o kadar çok rahatlatmıştı ki ve öyle güzel bir söz söylemişti ki: Onlarda insan… Yalnız kaldıklarında burunlarını karıştırabiliyorlardır… O kadar doğru ki… Ben de insanım işte. Karşımdaki de insan. Ben bugün Murat ile oturduğumuz kafede “Murat burnumu silmem lazım ama utanıyorum” dediğimde o bana “tamam bak müziğin en yüksek sesini bekliycez ve üçe kadar sayıcam hadi sil burnunu, başlarım etraftaki insanlara senin nefes alman onlardan daha önemli” diyebiliyorsa bende insanım işte. Sen de insansın. Hepimiz ne kadar sağlam olmaya çalışsak da alabildiğine sırça köşküz işte… Sırtımızda kuruldukça hareket etmemizi sağlayan minik anahtarlarımız yok. Pilli bebekler değiliz…

Eleştirmek ve eleştiri alabilmek oldukça güzeldir. Fakat ne zaman rölantiye alıp beynimi usul usul düşünsem; ben hep görüyorum ki eleştiriyi savunan eleştirye açık olduğunu belirten insanlar hep en ağır eleştirileri yapıyorlar.

Bizi insan yapan; konuşabilmemiz, yazı yazabilmemiz değil. Bizi insan yapan bizden başka her şeyi düşünebilmemizdir.

İlk önce külahımızı önümüze almamız gerek. Başkalarına yaptığımız gibi sertçe kendimizi eleştirebilmemiz gerek. Bugün Eda gider, Seda gelir, Ali gider, Veli gelir. Ama sen hep kendinle kalırsın. Kendini söküp atamazsın.

Büyükbabam der ki; “ insanoğlunun kolundaki saati çıkartabilirsin, kıyafetlerini çıkartabilirsin, cebindekileri boşaltabilirsin. Çırılçıplak kalana kadar soyabilirsin. Çıplak kaldığında bir tek benliğini ve beynini alamazsın ondan. Eğer benliği sağlamsa ozaten giyiniktir. Eğer beyni görevini hakkaniyetiyle yerine getiriyorsa o zaten zengindir.”

Bunu söyleyen kişi 1941 doğumlu. İlkokul mezunu –ben aşağılamıyorum altını çizerim-. Dört sene Hakkari’de yaptığı askerlik dışında yaptığı tek şey çiftçilik. Altmış yedi yaşına rağmen hala en büyük derdi aşı yaptığı eriğin busene tutup tutmayacağı. Html bilmez, ajax bilmez, Adobe’nin herhangi bir programını bilmez. Bilgisayarı tanır yani en azından televizyondan ayırt edebilir. Günde üç gazetesini okur. Bizim çoğu zaman burun kıvırdığımız metrobüse ohayran hayran bakar. Olabildiğince hayatın tadını çıkartır ve en çıplak haliylebile aslında tertemiz giyinmiş ve Karun kadar zengindir.

Şimdi bir düşün bakalım... Sen ne kadar zenginsin ya da ne kadar giyiniksin, yoksa çırılçıplak mısın?

(Böyle bir yazıyı yazabildiğim için hayret ediyorum kendime. İtüsözlük’de etliye sütlüye karıştığım zamanlar girimin sonuna şuna benzer bir şey ekleme ihtiyacı duyarım hep:” Baştan uyarayım, vereceğiniz eksiler ve küfürlü mesajlarınız zerre umurumda değil. Siz eksi verdiğinizde değişecek kadar basit değil benim düşüncelerim.” Nedense burada da ekleme ihtiyacı duyuyorum… Gerçekten ama gerçekten de umurumda değil hiçbir şey… )



387 Görüntülenme - Yorumları Göster/Yaz (4)