Yayınlanma: Temmuz 19, 2008
Güncelleme: Temmuz 19, 2008
Aklımdakiler
Yazdır
Email Yurdum insanları olarak ne kadar korkmuşuz bu Çinlilerden. Ben bu korkuya geçen gün bir kere daha gözlerimle şahit oldum... Hem de hiç olmayacak bir yerde: Eczanede!
Havanın yağmurlu olduğu gündü. Derslerden biraz başımı kaldırıp rica üzerine eczaneye geçtim. Benden başka ilaçlar arasında olmaktan bu kadar mutluluk duyan biri daha var mıdır dünyada, bilmiyorum.
Ha sorsan şimdi "eczacılık okur musun?" diye vereceğim cevap sana hayırdır emin ol.
Bu işin zorluğundan değil bu. Yaklaşık sekiz senedir kenarından köşesinden içine dahil oldukça aslında dışarıdan göründüğü gibi durmadığını çok kolay anlayabiliyor insan.
Bir market sahibi olduğunu düşün, diploman var, medikal marketsin... Devletin hala ne yazık ki tam oturtamadığı -her defasında yeni düzenlemelerle bir anlık oturtulduğu zannedilen- ilaç fiyatları, ödemeleri, vesaire vesairelerle cebelleşiyorsun. Bunlara ek olarak Bağ-Kur ve SSK ve Emekli Sandığı var. Yani bu ne demek??? Sabah eczaneyi açıyorsun. Bilgisayarları açıyorsun. Bilgisayarında mümkğn olan en hızlı adsl bağlantısı var çünkü devletin zırt pırt kitleyen sistemine kitlemediği zamanlarda hızlıca erişmen için... Hasta geliyor. Reçetesinde yanlışlık varsa bütün sabrınla ona yanlışlığı anlatmaya çalışıyorsun. Bazen gelen hasta sanki kuralları koyan senmişsin gibi hani karşısında etten kemikten bir devlet ana bulmuş gibi sana çemkirmeye başlıyor. İlaçlardan giriyor da ekonomiden çıkıyor. Sistem eğer hastanın mevcut ilacının kendisinde hala var olduğunu söylüyorsa bunu hastaya anlatmaya çalışıyorsun bu defa hasta sana "bilgisayar benim evimdeki ilacı benden daha mı iyi bilecek?" diye akıllara ziyan bir soru yöneltiyor... Bazen sahtekar olup -ben hiç olmadım- reçete üzerlerinde düzeltmeler yapıyorsun. Kalem uyumu olsun diye tonlarca çeşit kalem tutuyorsun etrafta. Çekmecelerde size -yani eczane tayfasına- güvenen doktorların kaşelerinin varlığından bahsetmiyorum. Diyebilirsin ispatın var mı? Tonlarca ispatım var. Tonlarca da "iftira bunlar" karşılığı var haliyle, dolayısıyla sen bu anlkattıklarımı "iftira" olarak kabul et. Yorma beni ispatlarla.
Örnekteki müşterinin tüm sorularını tatminkar şekilde sabır taşı muhteviyatıyla cevapladığında kesmek zorunda olduğun ilaç küpürleri ay sonuna kadar harcayacağın inanılmaz fazlalıkta kağıt gereksizliğini getiriyor aklına. Bürokrasi adına israflar silsilesi. Türkiye çöl olmasın sızılarını kalbinin, beyninin, insanlığının orta yerinde hissederken bu kağıt israfının ekonomik sızısını da cebinde hissediyorsun... Sebep mi? Sonra gelicem sebebine. Daha işimiz bitmedi çünkü. Daha ay sonunun yaklaşması var. Elindeki reçeteleri gerekli kuruma düzgün teslim edebilmek için tasnif etmen gerekiyor ve bunun için kışın saat 19:00 yazın ise saat 19:30'dan sonra varsa kepengini yarıya indirip çalışıyorsun. Kapında "kapalı" yazısı duruyor. Fakat eczanede kaldığın sürece içeride gölge gören her potansiyel müşteri kapını tıklatıp ilaç soruyor. Fazla mesain yeni başlarken ilaç soranlara kapalı olduğunu ve nöbetçi eczaneyi tarif ediyorsun. Karşına gelebilecek her üç kişiden ikisi "sadece bir tane ilaç hani veriverseniz" diye ısrarlara giriyor. Bende çok isterim sana o ilacı verip saniyesinde seni başımdan savmayı fakat kurallar var. Sana satış yapamam. Bu etik değil her şeyden önce. Gecenin ilerleyen saatlerinde gelen her üç kişinin tepkileri değişmiyor. Sadece senin sabrın tükeniyor ve nöbetçi eczaneyi tarif etmek yerine sadece "kapalıyız" diyorsun önceleri. Sonrasında kafanı sağa sola hayır manasında sallıyorsun. En son raddesi ise hiç duymazlıktan gelmek.
Bitti mi? Biter mi?
Her gelen üç kişiden nöbetçi eczaneye yönlendirdiklerin sana olan asabiyetleri yüzünden veya sırf nöbetçi eczacıyla saniyelik bir tanıdıklık kurmak adına yaptığı konuşmada senin hala açık olduğunu söylüyor. Eğer nöbetçi eczacı senden pek haz etmiyorsa seni direk odaya şikayet edebiliyor. Eczacıyı beklemeden duyarlı(!) hastalar/hasta yakınları yani kısaca müşteriler seni odaya şikayet edebiliyor. Uyarı alıyorsun. Sinirlerin bozuluyor. Çünkü eczane kuralı yaklaşık olarak sana şunu diyor: Belirlenmiş kapanma saati sonrası ilaç satışı yapamazsın. İlaç satışı yapamazsın diyor,i eczanede bulunamazsın değil. Ben belki temizlik yapıyorum. Ben belki o gece eczanede kalıcam kardeşim sanane?! Neye istinaden beni şikayet ediyorsun?! Daha da çirkefleşenlerini de duydum ben. Artık nasıl içine oturduysan durum yanında üç şahidiyle beraber ilaç satışı yaptığını iddia ediyor. Oda fiş -satışın delili- soruyor. "Fiş kesmedi, talep etmeme rağmen" cevabı veriliyor. Bu defa işin içine maliye de giriyor. Bunu yapan insanımsılar var ve ben nefret ediyorum onlardan.
Sonunda ay sonu geliyor
Siz ilgili kuruma gidip saatlerce belgelerinizin teslim alınmasını bekliyorsunuz. Eğer bu beklemeyi yapmak istemiyorsanız sizin yerinize ücreti karşılığı yapan kişiler var. Bunlarla muhattab olabiliyorsunuz. Belgeler teslim ediliyor. Geriye bir tek 120 gün sonra yukarıda anlattığın örnek müşterinin alıp kullandığı, bitirdiği -hatta şifasını bile bulup ikinciye hastalandığı- ilacın devlet tarafından ödenecek parası kalıyor. 120 gün boyunca o ilacın geri kalan parasına her hangi bir faiz eklemesi falan yapılmıyor. Para ilk güne oranla değer kazanmış olsa bile 121. günki değerini de alamıyorsunuz.
Zararın tanımı neydi? Gider gelirden fazla olursa falan feşmekan... Giderlerde neler var? Kağıt masrafı, elektrik faturası, adsl faturası, sabır, akıl sağlığı, insan sevgisi, meslek aşkı. Gelenleri söylememe gerek yok sanırım.
Hep müşteri mi suçlu? Hayır müşteriler dünyanın en tatlı varlıkları. Hem eczacı -ben eczacı değilim, eczanede bulunan çalışan diyeyim- gözüyle hem de müşteri gözüyle bakıldığında bazen gerçektende acınası olabiliyoruz. Ama yer yer öyle komik de olabiliyoruz ki... Aynı zamanda bir müşteri olarak ben bile banko arkasındayken müşteri gidene kadar gülmemek için mosmor olabiliyorum.
Eczanelerde mahrem yoktur, tıpkı doktorlarda olmadığı gibi. Bundan sonra yazacaklarımı bu "mahremsizlik kavramı" üzerine yazacağım. Eczacınıza her şeyi sorabilirsiniz. O her şeyden önce bir "sırdaş". Fakat alacağınız ürünü sürekli gittiğiniz eczaneden almaya utanıyorsanız ve bunun için başka eczaneye gidiyorsanız hiç yapmayın daha iyi. Gittiğiniz yeni eczanede ilacınız vasıtasıyla yukarıda bahsettiğim konum içinde olduğunuz direk renginizi veriyor zaten. Siz ödemeyi yapıp kapıdan çıktığınız anda hakkınızdakiteoriler had safhaya ulaşabilir. Üzerinden on sene geçse bile hala hatırlanıyor olabilirsiniz ve unutmayın dünya gerçekten çok küçük. Bunlar bir nebze daha iyi aslında şimdi yazacaklarımdan. Gittiniz ilacınızı aldınız. Yeni müşteri olduğunuz için bir çok eczanenin yapmış olduğu "ayak alıştırma" hadisesine sebep olarak size ilacınızın muadili verilebilir. -Muadili neden verilir? Dediğim gibi ayak alıştırma hadisesinin yanı sıra, olaya mümessiller ve onların kota doldurma zorunlulukları dahil olabilir, bir sürü düzen olabilir işin içinde- Muadillerde genelde aynı faydayı göstermez
Siz o eczaneye yine gitmek zorunda kalabilirsiniz. Verilen muadil yan etki gösterebilir. Yine gitmek zorunda kalabilirsiniz. Gidip kendi eczacınıza da durumu izah edemeyebilirsiniz. Çünkü hani en başta utandık ya... O sebepten...
Kendi eczacınıza gidip olayı çözüme kavuşturmanın tek bir yolu vardır -hani utanıyorsanız hala- "Bir arkadaşım"... Ne güzel ne ferahlatıcı bir imdattır o "bir arkadaş". Her şeye her halta sokabilirsiniz. Fakat eczacılar bunu yemez. Eğer "bir arkadaşınız" korunduğu halde gebelikten şüphe ediyorsa ve ne yapması gerektiğini bilmiyorsa ve bunu sormak için sizi görevlendirmişse eczacı ya da eczane taifesindekiler bilir ki "ben korunduğum halde gebelik şüphesi duyuyorum ne yapabilirim?" dir cümlenin doğrusu. Şahsen ben artık benim karşıma "bir arkadaşım" diye gelenlere verdiğim cevaplarda cümle öznesi, zamiri, gizli öznesi olarak "Sen/siz" halini kullanıyorum. Karman çorman bir cümle oldu
Ben arkadaşını değil seni muhattab kabul ediyorum. Çünkü biliyorum ki öyle bir arkadaş yok.
( Gelecek soruya hazırlıklıyım. Türkiye'deki bir çok insan hala doktora gitmek yerine eczaneye gitmeyi daha çok seviyor. )
Potansiyel sırdaş olarak sırları dökmemem gerek biliyorum. Fakat duyarlı(!) bir insan olarak da kendinizi nasıl dalga konusu yapacağınızı bildiğim halde size bunları anlatmamaya gönlüm razı olmaz, olamaz...
Aslında buraya tonla şey yazabilirim daha... Yani konuyu nereden başlattım nereye getirdim kendimde farkındayım. Neyse ben devam edeyim...
Mesela nöbetçi eczaneden gidip gecenin bir vakti doğum kontrol hapı almayın, eczacıyı kendinize güldürmeyin.
Bizim güldüğümüz şeyler genelde hep üreme olayıyla ilgili olan şeyler. Çünkü yurdum insanları olarak bu konuda hala bazı şeyleri aşabilmiş değiliz.
Şimdi bu yazıyı okuyanlardan birini bir nöbet gecesine götürdüğümde içeri gelen yaklaşık 40-50 yaşlarındaki bir amcanın istediği kondomu almak için 1 saat oturduğunu göstersem... -1 saat=Kondomun depodan gelme süresi diyelim- Üstüne aynı amcanın eczanedeki bilumum dudak parlatıcısı koleksiyonundan her bir çeşidini de aldığını söylesem o da aynı tepkiyi verir. Üstüne bir de "yuh" der.
Yani aslında eczaneye giderken önce şunu düşünün: Eczacınız da bir insan. Bu insanın kendiniz olduğunuzu düşünün. Bırakın erdem, insan sevgisi, etiklik muhabbetini kenara ama. Siz eğer gülerseniz eczacınız da güler. Daima en üst karakter seviyesinin sadece kendinizde olduğunu düşünün ve buna göre yapın alışverişlerinizi.
Şimdi gözünüzde eczacılar biraz sarsılmış durabilir. Eczacılar sarsılmaz. Eğer bir ilaç hem düşük tehlikesi yaşayan hamileler için faydalıyken hem de travestilerde -ya da her neyse işte- göğüs büyütmeye yarıyorsa; eczacı onu asla bir travestiye satmaz. Fakat bir ilaç çok pahalıysa eczacı onu Bağ-kurluya ya da SSK lıya satmak yerine nakit müşterisine ya da özel sağlık sigortalı müşterisine satabilir. Bu onun insiyatifine kalmış. Her şey para mıdır? Valla etik olarak para olmaması gerekiyor ama dedim ya gelir-gider eşitsizliği varsa... O zaman kavramlar da yer değiştirebiliyor.
Aldığınız kondom markasına göre evlilik sürenizi tahmin edebiliyoruz mesela. Ya da ilişkiye gireceğiniz kişiye verdiğiniz önemi, daha doğrusu bu olaya ya da getirilerine ne kadar duyarlı olduğunuzu...
İlk çocuğunuza hamile olup olmadığınızı da anlayabiliyoruz siz daha "test" isterken. Bu sebepten bazen size 2,5 YTL olup aynı işi gören testi vermek yerine 37,5 YTL olanı verebiliyoruz.
Müşteri olarak gözünüzü açın kısaca.
"Sistem açmıyor" denildiği zaman gerçekten sistemin açmadığına emin olun.
Reçetenizde yazan ilaç isimlerini doktorunuza söylettirin ve aklınızda tutmaya çalışın.
Çünkü bazı eczacılar size reçetede yazılan yerine muadili olan ilacı verebilir. Verilen ilaç size yan etki yaratabilir. Daha pahalı olabilir.
Fakat eczacınızla içli dışlıysanız ve o size reçetede yazandan başka bir ilaç veriyorsa eczacınıza güvenin.
Çünkü ülkem doktorları ilaç firmalarından ne yazık ki rüşvet alabiliyorlar. Hipokrat mı? O öleli tarih oldu, haberiniz yok mu?
Yeni dekorasyonları sebebiyle eczaneden çok parfümeriye benzeyen eczanelerden korkmayın, fakat unutmayın da bu onların profesyonelliğini falan göstermez.
Kellik losyonlarına da güvenmeyin. Başarı şansları daima düşüktür. Reklamlara broşürlere aldanmayın. Kelliğinizi sevin.
Aynı şey kilolar içinde geçerli... Medikal olmadığı sürece -ki piyasa da medikal olan ve doktor kontrolünde kullanılan sadece iki adet zayıflama ilacı vardır- eczanede satılan zayıflama ilaçlarına da aldanmayın. Geçici süreli etkili yapar. Size daha kötü sonuçlarla dönebilir. Boğazınızı tutun. Ha boğazınızı tuttuğunuz halde zayıflayamıyorsanız doktora gidin.
Eczaneden gidip kondom, doğum kontrol hapı, bilinen adıyla "ertesi gün hapı", viagra, vajinal kayganlaştırıcı almaktan korkmayın, utanmayın. Bunlar ayıp şeyler değiller çünkü.
Uzun vadede kullanmayı düşündüğünüz bir ilacı alıyorsanız -böyle bir şey nasıl düşünülürse? Kısaca demek istediğim alacağınız ağrı kesiciyi 1 senede anca bitirebilecekseniz- raftaki en öndeki ilacı size veriyorsa eczacınız son kullanma tarihine bakın. Miadı yakın ilaçları en öne koyarız çünkü doğal olarak.
Doktora boşuna ilaç yazdırmayın. Eşinize komşunuza ilaç yazdırmayın. Bu her şeyden önce milli sermayeye zarardır. Helal gibi dursa da haramdır. Bu dünyadaki tek uyanık insan da siz değilsiniz. Komşunuz da değil.
Eczacınızın size güler yüzlü, anlayışlı olmasını beklerken sizde onun yukarıda anlattığım dertlerini göz önünde bulundurun.
Sizin o anki hastalığınız size göre dünyadaki en önemli şeydir doğal olarak. Fakat bir eczacınızında aynı gün içinde sizin gibi düşünen ve hisseden yüzlerce hasta/hasta yakınıyla muhattab olduğunu unutmayın.
Yazı başında anlatmak istediğim olaysa şuydu:
Eczaneye gelen müşteri Numis Med ya da Seba Med'in -ismini hatırlayamıyorum ikisinden biriydi- yüz yıkama jelini istedi. Ambalajında Çince ya da Japonca açıklamaları vardı ilacın. Beyefendi ilacın ambalajına bakarken bu yazıları farketmesiyle ilacı elinden bırakıverdi. "Bunu da mı Çinliler yaptı?" diye sordu. Kendisine firmanın Çin'e ya da Japonya'ya da ilacı gönderiyor olabileceğini anlatıp üzerine firmanın Alman menşeili bir firma olduğunu kanıtlamak için adresini gösterdik. Çoğumuzun çekik gözleriyle sevimli bulduğu, tonlarca fotograf çekmeleriyle ve fotograf çekerken yaptıkları akrobasik garip hareketleriyle dalga geçtiğimiz minik insanlar, nasıl olup da bu kadar gözümüzü korkutabilmişlerdi? Anlayamıyorum...
Sonra aklıma şu geldi: Tarih bilgim pek iyi değildir. Fakat yanlış hatırlamıyorsam Orhun Anıtları, Bİlge Kağan Kitabesi'nin Kuzey yüzünde şöyle yazıyordu:
"...Çin milleti ile anlaştım. Altını, gümüşü, ipeği, ipekliyi sıkıntısız öylece veriyor. Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak milleti öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp, konduktan sonra, kötü şeyleri o zaman düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa kabilesine, milletine, akrabasına kadar barındırmaz imiş. Tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına aldanıp çok çok, Türk milleti, öldün; Türk milleti, öleceksin! ..."
Anlayana 
Neyse... Konu başlığımla ilgili bir şey demek istiyorum...
"Öpücük Balığı" aslında bir hikaye. Atilla Atalay' ın "Sıdıka / Öpücük Balığı / Fabrıga" kitabından bir hikaye. Kitabı her elime alışımda ilk başta Sıdıka ile her defasında beni güldüren ardından Öpücük Balığı ile yüreğime oturan ve Fabrıga'sıyla hüngür hüngür ağlamama sebep olan bir kitaptaki bir hikaye... Memeleket meselelerine olabildiğince duyarsız kalıp, sadece kendi insani duygularıma duyarlı olduğum bu günlerde beynimi dürten bir hikaye... Okunması tavsiyemdir...
"... Diyelim ki öyküsünü yazdım, beş para etmiyor..."
Güncelleme: Bu yazı yaklaşık 1934 kelime içeriyormuş. (Office Word'ün yalancısıyım.) Bu yazdığım güncelleme notuyla beraber - hatta bu cümle de dahil- yaklaşık 1958 kelime oldu.
Sevgilerimle
1130 Görüntülenme - Yorumları Göster/Yaz (3)


